Ameliyatsız diz sıvı kaybı tedavisi; osteoartrit kaynaklı eklem dejenerasyonunu durdurmak ve kıkırdak dokusunu onarmak amacıyla uygulanan hyaluronik asit enjeksiyonları, kök hücre, PRP ve hidrojel dolgu gibi rejeneratif yöntemlerin bütünüdür. Halk arasında dizde sıvı bitmesi olarak bilinen ancak tıbbi olarak sinovyal sıvının viskoelastik kalitesini yitirmesiyle gelişen bu tablo cerrahi müdahaleye gerek kalmadan biyolojik ajanlarla etkin şekilde yönetilebilir. Eklem içine uygulanan bu ileri teknoloji tedaviler, kaybolan kayganlığı geri kazandırarak kemik sürtünmesini engeller, doku iyileşmesini tetikler ve dizin doğal yapısını koruyarak hastaya ağrısız bir hareket kabiliyeti sunar.
Yazı İçeriği
Diz sıvı kaybı neden oluşur ve belirtileri nelerdir?
Dizinizdeki sıvının kalitesinin bozulması bir gecede olan bir durum değildir. Bu yıllar içinde gelişen biyolojik ve mekanik bir süreçtir. Eklem sıvısının içinde “hyaluronik asit” adını verdiğimiz, sıvının kıvamını sağlayan moleküller vardır. Bu moleküller, tıpkı bir inci kolye gibi uzun zincirler halindedir. Ancak eklem içindeki yangısal durumlar yani mikro düzeydeki iltihaplanmalar, bu kolyenin iplerini koparır. Zincirler kısaldıkça sıvı incelir, su gibi akışkan hale gelir ve yastıklama görevini yapamaz olur.
Sıvı koruyuculuğunu yitirdiğinde, kıkırdak yüzeyleri her adımda birbirine daha çok yaklaşır ve sürtünme başlar. Bu sürtünme, kıkırdakta mikro çatlaklara ve aşınmalara yol açar. Vücut bu durumu onarmaya çalışsa da diz kıkırdağı kan damarlarından yoksun olduğu için kendi kendine iyileşme kapasitesi çok sınırlıdır.
Bu sürecin en belirgin işaretleri şunlardır:
- Hareketle artan ağrı
- Sabah tutukluğu
- Dizden gelen çıtırtı sesleri
- Hareket kısıtlılığı
- Şişlik
- Merdiven inip çıkmada zorluk
Bu belirtiler başladığında, henüz kemik yapıda kalıcı bozulmalar olmadan müdahale etmek, tedavinin başarısını belirleyen en kritik faktördür.
Diz sıvı kaybı için kullanılan takviyeler nelerdir?
Tedavinin en başında, henüz daha girişimsel yöntemlere geçmeden önce, vücudun eksilen yapı taşlarını yerine koymak mantıklı bir adımdır. Eczane raflarında gördüğünüz yüzlerce takviye arasında kaybolmanız çok normaldir. Ancak bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış olanlar, kıkırdak matrisinin ana maddeleridir. Bu takviyeler, “nutrasötik” yani tedavi edici besin destekleri olarak adlandırılır.
Burada amaç ağrıyı anında kesmekten ziyade, kıkırdağın beslenmesini sağlamak ve yıkım sürecini yavaşlatmaktır. Özellikle “Glukozamin” ve “Kondroitin”, kıkırdak dokusunun tuğlaları gibidir. Bunları dışarıdan takviye olarak aldığınızda, vücudunuza “bak sana ham madde gönderiyorum, onarıma başla” mesajı vermiş olursunuz. Ancak piyasadaki her ürün aynı biyoyararlanıma sahip değildir. Özellikle kristalin formda olanların emilimi çok daha yüksektir.
Bilimsel çalışmalarla desteklenen temel takviyeler şunlardır:
- Kristalin Glukozamin Sülfat
- Kondroitin Sülfat
- Hidrolize Tip 2 Kollajen
- Metilsülfonilmetan (MSM)
- Akgünlük Ekstresi
- Omega 3 Yağ Asitleri
- Zerdeçal Ekstresi
Bu maddeler düzenli kullanıldığında eklemdeki yangıyı azaltmaya ve hareket kabiliyetini artırmaya yardımcı olur. Ancak unutulmamalıdır ki bu takviyeler tek başına ileri evre bir kireçlenmeyi tamamen geri döndüremez, tedavinin destekleyici bir parçasıdırlar.
Hyaluronik asit iğnesi ile diz sıvı kaybı tedavisi nasıl yapılır?
Halk arasında “dize horoz ibiği iğnesi” veya “sıvı iğnesi” olarak bilinen bu işlem ortopedi pratiğinin en sık uygulanan tedavilerinden biridir. Burada yaptığımız işlem aslında arabanızın motor yağını değiştirmeye benzer. Dizin kendi ürettiği sıvı bozulup inceldiğinde, biz dışarıdan laboratuvar ortamında üretilmiş, yüksek kaliteli ve yoğun kıvamlı hyaluronik asidi eklem içine enjekte ederiz.
Bu jelin diz içinde iki temel görevi vardır. Birincisi, tamamen mekanik bir etkidir. Enjekte edildiği anda eklem yüzeylerini yağlar, sürtünmeyi azaltır ve dize binen yükü emen bir yastık görevi görür. Hasta genellikle bu rahatlamayı kısa süre içinde hisseder. İkincisi ve belki de daha önemlisi biyolojik etkidir. Dışarıdan verdiğimiz bu kaliteli sıvı, diz içindeki hücrelere bir sinyal gönderir. “Bakın ortamda kaliteli sıvı var, siz de buna benzer üretim yapın” diyerek, vücudun kendi üretim mekanizmasını tetikleriz. Buna tıpta “viskoindüksiyon” diyoruz.
Tedavinin uygulanma sıklığı kullanılan ürünün teknolojisine göre değişir.
Uygulama protokolleri genellikle şöyledir:
- Tek doz uygulamalar
- Üç dozluk seriler
- Altı aylık periyotlar
- Yıllık tekrarlar
Yeni nesil, çapraz bağlı teknolojiyle üretilen hyaluronik asitler, eklem içinde daha uzun süre kalabilir ve etkinliği bir yıla kadar uzayabilir. Bu tedavi, özellikle kireçlenmenin erken ve orta evrelerinde, kıkırdak dokusunun henüz tamamen kaybolmadığı hastalarda oldukça yüz güldürücüdür.
Kendi kanımızla yapılan PRP ve CGF tedavisi diz sıvı kaybı için etkili midir?
Biyolojik tedaviler içinde en heyecan verici olanlardan biri, hastanın kendi kanını bir ilaç gibi kullandığımız yöntemlerdir. Vücudumuzda bir yerimiz kesildiğinde kanımız pıhtılaşır ve orası iyileşir. İşte bu iyileşmeyi başlatan hücreler “trombosit”lerdir. PRP (Trombositten Zengin Plazma) tedavisinde, sizin kanınızı alıp özel bir işlemden geçirerek bu iyileştirici hücreleri milyonlarca kat yoğunlaştırıyoruz.
Normalde kan dolaşımında dağınık halde bulunan bu hücreleri bir araya toplayıp hasarlı dize verdiğimizde, oraya çok güçlü bir “TAMİR ET” emri vermiş oluyoruz. Trombositlerin içindeki büyüme faktörleri, doku onarımını başlatır, kanlanmayı artırır ve kıkırdak hücrelerini uyarır.
CGF (Konsantre Büyüme Faktörleri) ise bu teknolojinin bir adım ötesidir. Kanın daha farklı hızlarda ve özel cihazlarla ayrıştırılmasıyla elde edilir. CGF, sadece büyüme faktörlerini değil aynı zamanda kanda dolaşan CD34+ adlı kök hücre öncüsü hücreleri de içerir. Bu da rejenerasyon, yani yenilenme kapasitesini artırır.
Bu büyüme faktörlerinin sağladığı faydalar şunlardır:
- Kıkırdak hücresi çoğalması
- Kollajen üretimi
- Yeni damar oluşumu
- Yangı baskılanması
- Doku iyileşmesi
PRP ve CGF uygulamaları, özellikle aktif hayatı olan spor yaralanması geçirmiş veya kireçlenmesi henüz başlangıç-orta seviyede olan hastalarda tercih edilir. Kendi dokunuz olduğu için alerji riski yoktur ve tamamen doğaldır.
Karın yağından kök hücre tedavisi ile diz sıvı kaybı onarılabilir mi?
Hastalığın evresi ilerlediğinde, kıkırdak hasarı derinleştiğinde bazen PRP gibi yöntemler tek başına yeterli gelmeyebilir. İşte bu noktada rejeneratif tıbbın ağır topu, yani Kök Hücre (SVF – Stromal Vasküler Fraksiyon) tedavisi sahneye çıkar. Vücudumuzda kök hücre açısından en zengin dokulardan biri, şaşırtıcı bir şekilde karın yağlarımızdır.
Bu işlemde, hastamızın göbek çevresindeki yağ dokusundan mini bir liposuction yöntemiyle, sadece lokal anestezi altında bir miktar yağ alırız. Alınan bu yağ, laboratuvar ortamında özel işlemlerden geçirilerek içindeki yağ hücrelerinden arındırılır ve geriye saf kök hücreler kalır. Bu hücreler, “multipotent” dediğimiz, yani ihtiyaca göre farklı dokulara dönüşebilme yeteneğine sahip akıllı hücrelerdir.
Diz içine enjekte edilen bu canlı hücre topluluğu, hasarlı bölgeleri tespit edip oraya yapışır. Sadece yapısal bir dolgu yapmakla kalmaz, ortamdaki kronik yangıyı söndürür ve ölü dokuların yerine yenilerinin yapılması için çok güçlü bir biyolojik süreç başlatır.
Bu tedavinin hedeflediği hasta grupları şunlardır:
- İleri evre kireçlenme hastaları
- Ameliyat olmak istemeyenler
- Menisküs yırtığı olanlar
- Kıkırdak kaybı yaşayanlar
- Genç yaşta eklem hasarı olanlar
SVF tedavisi, “sıvı diz protezi” veya “biyolojik onarım” olarak da adlandırılır ve tek seanslık bir uygulamadır. Hastanın kendi canlı hücreleri kullanıldığı için, diz içinde uzun yıllar devam edebilecek bir iyileşme potansiyeli yaratır.
Kıkırdak yıkımını durduran A2M tedavisi diz sıvı kaybı sürecini yavaşlatır mı?
Bazen problem sadece onarımın yetersiz olması değil yıkımın çok hızlı olmasıdır. Kireçlenmiş bir dizin içinde, kıkırdak dokusunu kemiren, parçalayan enzimler (proteazlar) cirit atar. Bu enzimleri birer “canavar” gibi düşünebilirsiniz; sürekli kıkırdak yüzeyini yerler. Eğer biz ne kadar kök hücre veya PRP verirsek verelim, bu yıkıcı enzimleri durdurmazsak, yaptığımız tamirat bir süre sonra tekrar bozulabilir.
Alfa-2 Makroglobulin (A2M), vücudumuzda doğal olarak bulunan büyük bir proteindir. Bu proteinin görevi, kıkırdağı yiyen enzimleri yakalamaktır. A2M molekülü, adeta bir tuzak gibi çalışır. Yıkıcı enzimi içine hapseder ve etkisiz hale getirir. Biz hastanın kanından özel filtreleme yöntemleriyle bu proteini yoğunlaştırıp dize verdiğimizde, eklem içindeki yıkımı bıçak gibi kesmiş oluruz.
A2M tedavisinin özellikle etkili olduğu durumlar şunlardır:
- Ağrılı ve şiş dizler
- Hızlı ilerleyen kireçlenmeler
- Aktif inflamasyon dönemi
- Diğer tedavilere dirençli durumlar
Bu yöntem kıkırdağı koruyucu bir kalkan görevi görür. Özellikle yangılı dönemde yapıldığında, hem ağrıyı dindirir hem de hastalığın bir üst evreye geçmesini engeller. Genellikle kök hücre veya diğer tedavilerle kombine edildiğinde başarı şansı çok daha yüksektir.
Sıvı diz protezi olarak bilinen hidrojel dolgu diz sıvı kaybı için kalıcı çözüm müdür?
Biyolojik tedavilerin (PRP, Kök Hücre) amacı dokuyu iyileştirmektir. Ancak bazen mekanik bir desteğe ihtiyaç duyarız. Son yıllarda geliştirilen “Poliakrilamid Hidrojel” (PAAG), biyolojik olmayan ama vücutla tam uyumlu sentetik bir dolgu maddesidir. Buna “sıvı protez” denmesinin sebebi, cerrahi protez takmadan dize kalıcı bir yastıklama sağlamasıdır.
Hyaluronik asit zamanla vücut tarafından emilir ve yok olur. Ancak bu hidrojel dolgu, vücut tarafından parçalanmaz. Dize enjekte edildiğinde, eklem kapsülünün iç zarına entegre olur ve orada su tutan, yumuşak, süngerimsi bir tabaka oluşturur. Bu yeni tabaka, kemiklerin birbirine çarpmasını engeller.
Bu tedavinin en büyük avantajı kalıcılığıdır.
Hidrojel dolgunun sağladığı avantajlar şunlardır:
- Uzun süreli etki
- Vücutta emilmeme özelliği
- Yüksek şok emilimi
- Hareket açıklığında artış
- Cerrahi riski olmaması
Klinik çalışmalar tek seferlik uygulamanın etkisinin 3 yıla kadar, hatta bazı hastalarda daha uzun süre devam edebildiğini göstermektedir. Özellikle yaşı ileri, cerrahi şansı olmayan veya protez ameliyatını ertelemek isteyen hastalar için mükemmel bir seçenektir.
Diz sıvı kaybı ağrıları için sinir dondurma işlemi nasıl bir rahatlama sağlar?
Bazı hastalarımızda kıkırdak tamamen bitmiştir, kemik kemiğe sürtmektedir ancak kalp yetmezliği, diyabet veya aşırı yaşlılık gibi nedenlerle ameliyat olamazlar. Veya hasta ameliyattan korkar ve kesinlikle istemez. Bu durumda biyolojik onarımdan ziyade hastanın ağrısını kesip hayat kalitesini artırmaya odaklanırız. İşte “Kriyoanaljezi” veya “Sinir Dondurma” işlemi burada devreye girer.
Diz çevresinde ağrı duyusunu taşıyan ince sinirler vardır. Ultrason eşliğinde bu sinirleri tespit ederiz. Ardından özel bir cihazla, bu sinir uçlarını yaklaşık -60 derece soğutarak dondururuz. Bu işlem siniri kesmez veya kalıcı hasar vermez; sadece sinirin ağrı iletim kılıfını geçici olarak devre dışı bırakır. Tıpkı bir elektrik kablosunun fişini çekmek gibi, ağrı sinyali beyne ulaşamaz.
Bu işlemin özellikleri şunlardır:
- Anında ağrı kesici etki
- Ameliyatsız uygulama
- Tekrarlanabilir olması
- İlaç ihtiyacını azaltması
- Yürüme kapasitesini artırması
Sinir kendini yenileyene kadar, ki bu süre genellikle 6 ay ile 1 yıl arasındadır, hasta ağrısız bir dönem geçirir. Ağrı geri geldiğinde işlem tekrar edilebilir. Bu mekanik sorunu çözmez ama hastanın ağrısız uyumasını ve yürümesini sağlar.
Egzersiz ve kilo kontrolü diz sıvı kaybı tedavisini nasıl destekler?
Şu ana kadar anlattığım iğneler, kök hücreler, jeller tedavinin “pasif” kısmıdır. Yani hekimin sizin için yaptıklarıdır. Ancak tedavinin “aktif” kısmı, yani sizin yapacaklarınız olmadan kalıcı başarı mümkün değildir. Diz eklemi basit bir fizik kuralıyla çalışır: Basınç eşittir Kuvvet bölü Yüzey Alanı.
Diz kıkırdağını korumak için üzerindeki basıncı azaltmak zorundayız. Bunun iki yolu vardır. Birincisi “Kuvveti” azaltmak, yani kilo vermektir. Vücut ağırlığınızdan vereceğiniz her 1 kilo, dize binen yükü yürürken 4 kilo, merdiven çıkarken 8 kilo azaltır. Bu muazzam bir farktır. 5 kilo vermek, dizinizden 20 ile 40 kilo arası yükü kaldırmak demektir.
İkincisi ise “Yüzey Alanını” ve desteği artırmaktır. Dizi tutan kaslar, özellikle üst bacak (Quadriceps) kasları ne kadar güçlüyse, yük kemiğe o kadar az biner. Kaslar bir amortisör gibi yükü emer.
Diz sağlığı için önerilen egzersiz türleri şunlardır:
- Düz bacak kaldırma
- İzometrik kuadriseps sıkıştırma
- Yatarak bacak açma
- Düşük dirençli sabit bisiklet
- Su içi egzersizler
- Hamstring germe hareketleri
Bu egzersizleri hayatınızın bir parçası haline getirmek, yapılan enjeksiyonların ömrünü uzatır. Sadece iğne yaptırıp, kilo vermeden ve kas güçlendirmeden mucize beklemek ne yazık ki gerçekçi değildir.

Prof. Dr. Murat Demirel, 1974 yılında Ankara’da doğmuş, 1998 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Aynı yıl Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği’nde uzmanlık eğitimine başlamış ve 2004 yılında Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı unvanını almıştır. Uzmanlık sonrası dönemde kas-iskelet sistemi hastalıklarının cerrahi ve konservatif tedavilerine odaklanmış, yenilikçi ortopedik yaklaşımları klinik pratiğine entegre etmiştir.
Omuz, diz, kalça ve ayak bileği eklemlerine yönelik ileri düzey cerrahi uygulamalarda uzmanlaşan Prof. Dr. Demirel; omuz artroskopisi, diz protezi, robotik cerrahi, kök hücre tedavisi ve PRP uygulamaları konularında deneyim sahibidir. Güncel ortopedi pratiğinde fonksiyonel sonuçları artıran minimal invaziv ve biyolojik tedavi yöntemlerini önceliklendirmektedir.
Halen Ankara’daki özel kliniğinde ortopedi ve travmatoloji alanında hasta kabul eden Prof. Dr. Murat Demirel, ileri görüntüleme teknolojileri ve multidisipliner yaklaşımla kişiye özel tedavi planları oluşturmaktadır. Cerrahi ve rejeneratif ortopediyi birleştiren vizyoner yaklaşımıyla, hareket sistemi hastalıklarının tedavisinde yaşam kalitesini merkeze alan modern çözümler sunmaktadır.

